whitelion

çocuklar ağladığında bırakın denediğimizi bilsinler
çünkü çocuklar şarkı söylediğinde dünya yeniden başlayacak 

Reklamlar
Öne Çıkarılmış Yazı

Onsuz

Varsın bugün o gün değil desinler

hep sevdim… bi’gün değilki seni

#gazi

Ayıp Olmaz mı?

Hayat!

O kadar zor mu?

Atılırmıyız oyundan…

Benzemezsek onlara…

Bahane mi lazım?

Mazeretimiz mi kalmamış?

Çok Ayıp olmuş

Kız en güzel en hafif giysisini giymiş

Oğlan renkli bi’dünya boyamış

Kapkara kapılar sormuşlar onlara

Ayıp olmaz mı?

Bu işler o kadar kolay mı?

Hayat!

O kadar zor mu?

#morveotesi #iyiseyirler

No Doubt

Güvensizlik ve şüphe; olmayan birşeyi varsaydığın için, beyni fazla mesaiye bırakmak gibidir.

bu yüzden sizi “Şüphe Yok” grubunun “Konuşma” adlı parçasıyla başbaşa bırakıyorum.

#psikopatolojim #nodoubt

George 2

TIC Gökdelenleri, Manhattan, Newyork 13:40

Kadraja, popülaritesi her geçen gün artan, yarım koyu film camların ardında Bentley marka Flying Spur W12 model arabasıyla, son telefon görüşmesini yapmakta olan Timber International Company Yönetim Kurulu Başkanı, George Timber girdi. Makinelerin flaşları ardı ardına çakmaya başladı bile.

Columbia Üniversitesinde dostlarıyla yediği öğle yemeğinin hemen ardından, birazda istemeyerek, şirketinin grup müdürleriyle yapacağı toplantı için gelmişti. Geleceğinin haberini alan tüm yalakalar derslerine çalışmış, kendilerine göre çokta bi’şeyden anlamayan şımarık zengin çocuğunu 45.katta ellerini ovuşturarak bekliyorlardı.

Araçtan inmek için hamle yapan adamın, takım elbisesinden bağımsız üzerinde kolları kalp dövmeli denizci baskılı kırmızı renk çorabını gören gazetecisi, paparazzisi, ekonomi muhabiri deliler gibi deklanşörlerine basmaya başladı, sorular bombardıman halde havada uçuşuyor , haber yakalamak uğruna birbirlerini eziyorlardı. Keşmekeş… Kellesini istiyenlerde oradaydı.

Birkaç saniye içinde lobiden siyah takım elbiseli iki irikıyım adam çıkıp etrafa attıkları sinirli bakışlarla kalabalığı yardı ve George Timber’ın yanına ulaştılar, Biri aracın kapısını tutarken, diğeri milleti itekleye itekleye O’nu güvenli bir hattan yönetim kurulunun olduğu binanın içine doğru götürmeye çalışıyordu.

Önce derin nefes aldı, iç sesini dinledi, hazır olduğunu hissettiği anda, ani bir dönüş yaparak kameralara gamzeli yanaklarına çok yakışan beyaz dişlerini gösterek seksi bir bakış fırlattı, yine duramadı… Kurtçuklar içini kemirmeye başlamıştı bir kere;

-“Eveeet… Arkadaşlar sanırım… tek soru alabilirim.” dedi alaycı bakışlarla ve sağnak soru yağmuru başladı; -“dün gece bar çıkışı yakalan… Efendim, Columbiada kız arkadaşınızı…eskisi kadar geceleri çok görünmüyo… Bay Tim…Eşinizin talep ettiği nafaka karşılığı %30’ luk hisse…iktidarsızlık problemi…Şirket kârının geçen seneye oranla…Bağımsız denetleme şirketi Freinh…” beyninde şimşekler çaktı;
-“Sen” dedi. “Sorunu tekrar alabilir miyim?” suspus olan kalabalıktan cılız bir ses -“eşinizin talep ettiği…”

-“Eski eşim bayım…! Hayır! Siz değil”

Eliyle yeniden işaret ederek -“Yeşil şapkalı bayım Siz… Sorunuzu yeniden alabilirmiyim?” ukâla muhabir, insanı sinir eden bir rahatlıkla soruyu tekrarladı.
-“GHL Dergisi, Bill Fultham… Bay Timber, iktidarsızlık sorunu çektiğiniz hakkında söylentiler kulislerde konuşuluyor. Sıkıntı yaratmıyormu, henüz 1 ay önce birlikte olduğunuz manken sevgiliniz”

– “Sevgilim değil”

-“Tırnak içinde Eski Sevgiliniz Miranda Joseburg, röportaj vermeyi kabul ettiğinde çokta inanmak istememiştik…” yüzünde takındığı sinsi gülümsemeyle oracıkta, karşısında duran tipsiz ergen, O’na resmen meydan okuyordu. Sakinliğini korumaya çalışsa bile esmer teninde patlamak üzere olan bir krater, bu zeki güneylinin, tüm kinini oracıkta kusmasına sebep oldu;
-“Bakın bana aptal diyebilirsiniz… alkolik, şımarık, başarısız, hatta kadın düşkünü bile diyebilirsiniz. Ama sen bayım! Herkesin önünde Sen! bana kalkıp iktidarsız dersen; bir ay önce o isilik vücutlu Miranda’ya yaptıklarımı basına anlatmakla kalmam, ayrıca annenle aramdaki yasak aşkın meyvesi olan Seni! herkese açıklarım.” Sonra eliyle ağzını tutarak “Hops! Ağzımdan kaçtı.” dedi. Bu kez, kahkahaları izleyen George’du.

Tek somurtan yeşil şapkalı ergendi. Kendisi hakkında sürekli atlatma haber yapan bu müsvette yayın kuruluşuna yeterince sabır göstermişti zaten. “Politika” dedi içinden…Politika gerçekleri gizleyip yalan söylemek değil, sadece gerçeklerin istenen yanını gösterme sanatıdır diye boşa dememişler. George’un yaratılışında vardı bu. Babasından bir hediye. “Politika” nın eski yunancada “çok yüzlü” anlamına gelmesinden kimene… İlgiyi önce üzerine çekti sonra istediği anda istediği herhangi birine yapıştırdı…

Dönüpte tam giriş kapısına yönelmişken, Loro Piana marka deri eldivenleriyle iki elini kaldırarak durun der gibi;
-“Arkadaşlar bu kadar yeter, hepinize iyi çalışmalar..”dedi. Ardından gelen bağrışmalar…son bir poz için yalvarmalar…çakan flaşlara tepkisiz kalamadı ve döndü, sağ gözünü kırparak;-“Sana da ufaklık” diyiverdi, Flaş ışıklarıyla aydınlandı ortalık yenidenki, koyu kırmızı ton kendini hemen belli ediyordu artık.

Hızlıca korumalarıyla birlikte lobiye giriş yaptı. Sağındaki güvenlik memuruna ismiyle hitap ederek –“Merhaba Jason, çocukların nasıl?” diye sordu. Güvenlik memuru -“Minnettarlar Efendim, teşekkür ederim” diye cevapladı.

Lobide elinde notlar, koca bir ağız dolusu gülümsemeyle patronunu bekleyen işkolik Angelina Swart -“hoş geldiniz Efendim.” diye karşıladı George’u.
-“neler oluyor Ange, Herkes uzaydan gelmişim gibi bakıyor…yoksa saçımda bişey mi var?”
-“hayır benimkisi daha çok bir kucaklama hoş geldiniydi George, hani uzun zamandır seni buralarda göremiyoruzya…”
-“insanların ilgisi bu yüzden desene… hadi bana eğrilerden, grafiklerden, sonu gelmeyen finans açıklarımızdan bahset, kaçmaya çalışıp yakalandığım herşey hakkında hızlandırılmış bir ders ver, üzerine basının didik didik ettiği özel hayatımıda serpiştir… tam bir ziyafet. Zaten az sonra canıma okuyacaklar! Tüm kurtlar pençlerini çıkarmış yemek üzere yukarası beni bekliyor…Durum ne? Özet geçebilecek misin? Açık vermeyelim şimdi”

Sadık, çalışkan bir işçi olmasının yanısıra her işverenin sahip olmak istediği bulunmaz bir mücevherdi Angelina, taramalı tüfek gibi saydırmaya başladı, o kadar hızlı konuşuyordu ki, tek kelime anlamadı George. Her ikisi de ana lobiden ilk merdivenlere doğru yürüdü, asansörlerin önüne vardıklarında George yavaşça Angelina’nın kulağına eğilerek fısıldadı,
-“Tatlım, en son ne zaman seks yaptın?”
-“Bay Timber…”
-“hadi ama… bilirsin işte seks, hani insanlar yapar”
Tatmin olmamış dostane gözlerle bakan George’ a, tekrar dönen Angelina -“Size bu konuda hiçbir şey anlatmayacağım.” dedi.
-“Tamam sen bilirsin” diyen patronuna donuk gıcık bir bakış fırlatan sekreterini önden buyur etti. Kapının hemen ucunda durdu. Arkasına sıkışan Angelina, kapının kapanmasıyla birlikte usulca George’ un kulağına eğilerek,

-“12 hafta önce” dedi.

-“Ne?”

“Terkedildim… Ayaklarım…ayaklarım yüzünden”.

-“nesi var ayaklarının”

-“bilmem…sanırım biraz büyük gibiler”Ange’nin ayaklarına bakıp çenesini ovuşturan George;

-”hımm… evet çokta ideal otuzaltıya benzemiyorlar, sanki ayakkabı seçimin yanlış hı?” diye teselli etti sonra yüzüne baktı ve bu kez ciddi bir ses tonuyla “Bu halinden hoşlanmıyorum. Bi’şeylerin acısını başka şeylerden çıkarıyor gibisin. İnsan kaynaklarından biraz izin iste, ne biliyim tatile falan çık, Budayı ziyaret et, Kanadalı göçmenlerle balık temizle… uzaklaş biraz.”
-“Şu an imkansız, yarım kalan projeler var, ekibi yarı yolda bırakamam. tatil işini aklınızdan çıkarın. “
-“tamam, sen bilirsin. Benimki tavsiye sadece… Ama yine de sen bi düşün”

Asansörün kadranı 45’ i gösterdiğinde her ikisi de indiler. Angelina, elindeki dökümanlardan, George’un birazdan görüşeceği holding yöneticilerinin bölümlerini ve isimlerini alfabetik sırayla okudu. Doğruca odasının çaprazındaki toplantı odasına yürüdüler birlikte, salona girdiklerinde herkes ayağa kalktı.
-“Bayanlar, baylar” dedi eliyle yapmayın der gibi. “ lütfen rahatsız olmayın.” başkan koltuğuna oturdu “kusura bakmayın, trafik cehennem…Evet, daha fazla gecikmeden Bay Horstlar söz sizde oturuma başkanlık edin lütfen.” dedi alelacele geçiştirir gibi. George Horstlar, TIC in kurulduğu 1971 yılından bu yana holdinge bağlı bulunan şirketlere başkanlık ediyordu. Buranın en eskisiydi, George’nin babası eski senatör Huysuz McGregor Timber’ ın yakın çalışma arkadaşı, dostu ve donanmada görev yaptığı süre içinde O’ nun emir subayıydı. Oturumu başlatan Horstlar her zamanki stiliyle önce içler acısı karamsar tabloyu aktardı. Ev temizliği ürünlerindeki rekabet kaynaklı ciro kayıplarından oluşan muazzam vergi açığı… Gıda sektöründe ambargo uygulanan ülkelerin hammadde üretiminde karaborsa yaklaşımı… Otomotiv yan sanayi üzerine yüklenen kalifiye belgeler ve AR-GE eksikliği… Bilişim teknolojilerindeki proje verimsizliğinden kaynaklı teşvik eksikliği… bu konu başlıkları üzerinden, 30 dakikayı geçen konuşma sırasında oldukça sıkıldığı gözlemlenen George Timber araya girerek,
-“Bay Horstlar…birazda güzel şeylerden bahsedelim ha.” dedi. Konuşulan her maddeyi not alan Angelina, yeni bir sayfa açtı ve tekrar not almaya başladı. Maaşlara yeni getirdiğimiz kâr payı uygulaması… kalite ve formasyonu sağlayan yeni iş prosesi; Organik gıda pazarı için ayırdığımız 470 milyon dolarlık bütçe sonrası hayvan ve tarım arazisi alımları ile ülkenin dört bir yanındaki market zincirlerde 4000 i aşkın noktada ürünlerimizi sergilememiz ve pazar payımızdaki %37 lik muazzam artış… Hizmet sektöründe, belki ufak ama yeni devreye aldığımız akıllı web sisteminin 5 milyon doları aşan reklam gelirleri… Stok yapımızda yeni hizmete sunduğumuz Rfid teknoljisiyle birlikte düzenli stoklama beraberinde TIC’ in metal borsasındaki yükselen hisse değeri, çünkü bu sayede reel verileri anlık alıp işleyebiliyor ve Serbest Piyasa Kurumuna bildirebiliyoruz… Tüm bu konjonktürden bakıldığında ee kaçınılmaz bir gerçek var beyler, resesyondayız, üstelik ülke olarakta değil, dünya çapında bir durgunluk bu. Nasıl olurda yılın ilk çeyreği geçen yıla oranla sadece %3 lük büyüme diyemeyiz… % 3 bugünün gerçeklerinde iyi bir puan. Yatırım alanlarımızı günün ve teknolojinin şartlarına uygun hale getirmek, daha az protez daha az insan gücüyle daha yüksek kâr elde etmek elimizde. Bu yüzden karamsarlığı bir kenara bırakıp gerçekler üzerinden çalışmaya başlamalıyız. Sizlerden ve çalışanlarınızdan istediğim tek Gerçek bu.”

George Horstlar, sözleri yarıda kalmış gibi devam etti.
-“Görüldüğü üzere nominal rakamlara bakıldığında çokta iyi bir durumda olduğumuz söylenemez George. durağan bir dönem geçirdik kabul, ancak bu müessese babanız kurduğundan bugüne kadar her yıl % 12-19 bandında puanlarla büyüdü, 2001 büyük krizinde bile, bence mevcut yatırımlarımızı kontrol ederek ipleri tekrar elimize almanın vakti geldi. Şimdi müsadenizle arkadaşlar başlarında bulundukları şirketlere ivme kazandıracak bazı verileri ve fikirlerini size sunacaklar. İnanıyorumki Hep birlikte bunun üstesinden geleceğiz. Evet, ilk Sözü almak isteyen…” dedi.

Bazıları veryansın etti, bir kaçı yukarı oynamanın planlarını yaptıklarını sanal çözüm önerileri sunarak hak edeceklerini düşündü, bazıları ise hiç konuşmadı veya sıra gelmedi. İki saati aşkın süre devam eden toplantı George’u epey darlatmıştı, elini çenesinden çekerek Angelina’ yı yanına çağırdı, toplantıyı bitirmek için kendisine danıştı. –“tabii ki efendim, çok bile kaldınız.” dedi Ange. İki eliyle masadan destek aldı, doygun bir şekilde doğruldu ve konunun ortasına;
-“Beyler…” diye girdi söze. “hepinize çok teşekkür ederim, iyi hazırlanmışsınız, hepiniz önemli gördüğü dokümanları danışmanım Bayan Swart’a teslim ederse, Bay Horstlar’ la birlikte dosyalarınızla ilgilenmek üzere müsaadelerinizi istiyorum.” Tüm yöneticiler ayağa kalktı, “lütfen rahatsız olmayın. Bundan sonrasına odamda devam edeceğim, iyi günler dilerim, hepinize iyi çalışmalar” dedi ve oturumdan ayrıldı. Ardından masayı selamlayan Angelina yüklendiği dosyalarla topuklarını yere vura vura patronuna yetişmek icin arkasından koşturdu, yaşlı kurt Horstlar, odadaki herkesin elini sıkarak işlerinin başına dönmeleri ve sıkı çalışmaları için telkinde bulundu.

George, koridordan odasına doğru yürürken bi’ara yan ofislerdeki dağınıklıktan rahatsız olacakki durdu, toplantınında verdiği bıkkın ruh haliyle bağırarak;
-“düzeltin diye size para ödüyorum, daha fazla karıştırın diye değil” dedi. Arkada yetişmeye çalışan Angelina durumu toparlamak adına tıpkı basketbol maçlarında saha kenarında oyuncularına taktik vermek isteyen takım koçu gibi taktik hareketler yapıyordu. Harareti üzerinde kaynayan bir düdüklü tencere kıvamına gelmiş George-“bana birkaç dakika müsaade eder misin Angelina? 5-10 dakka kafamı toplamak istiyorum.” dedi yalnız kalmak istediğini vurgulayarak. Odasının kapısını zarifçe kapatan Angelina -“Tabi” dedi. Yalnız kalan Timber önce ceketini buffalo derisi koltuklardan birinin üzerine attı, sonra vücudunu masasının sol tarafındaki, uzun koyu kahverengi olanına bıraktı. Bir kaç dakika sonra doğruldu ve hemen önündeki sehpanın üstündeki spor dergilerini öylesine karıştırdı. Sıkıldı, ayağa kalktı. Etine ağır gelen bir boşluk vardı. Anlamsızlığını sorguladı. Kaliteli, ağır cilalı parkelerin üzerinde yürüyerek masasının arkasına geçti, boylu boyunca uzanan Manhattan manzarasına baktı, parmaları pencere kirişinde uzun uzadıya seyretti. Çocukluğunun ücra köşelerini hatırlamaya çalıştı, tek kaygısının, gelgitin kumdan kalesini yıktığı zamanları, ailesinin Florida’ daki yazlığında 5 yaz boyunca buluştuğu kız arkadaşını, “şimdi öyle mi ki” dedi içinden! Herkesin kendini; gezip gönül eğlendiren, kadın hastası bir manyak olduğunu düşündüğü bu şehirde, koca şirketi ayakta tutmanın ağır sorumluluğu omuzlarını çökertmişti. Ufka bakmanın verdiği dayanılmaz iç huzur, kapının açılmasıyla bozuldu.
-“beni kimse rahatsız etmeyecek deme…” birden karşısında huysuz ihtiyarı görünce dondu… bir saniye sonra –“baba, hoş geldin, bu ne güzel sürpriz, keşke geleceğini haber verseydin, seni aldırırdık”dedi.

McGregor Timber, Conecticut’ taki çiftlik evinde vakit geçirir, bazen de Teksas daki eski aile çiftliğinde at binmeye giderdi. Tam 72 tane saf kanı vardı. İçlerinde çok nadir olan Friesian ve Percheron cinslerinden birer tanede koleksiyonunda tutuyordu. Artık Teksas’ a eskisi kadar çok gidemiyordu. Uçak yolculukları O’nu yoruyordu. Her zamanki bilmişliği ve aksiliğiyle,
-“Geleceğimi haber verseydim ha…ve herkes, her şey yolundaymış gibi davransaydı oylemi! Neler oluyor böyle, bu işin sorumlusu kim.”
-“Şehre geldiğini neden haber vermedin, nerde kaldın?” bu soruya cevap bile vermeyen McGregor,
-“George?” dedi.
-“bak, büyütecek bişey yok baba tamammı, ben hallederim. Ufak tefek bildik problemler. Yakın zamanda çözüme kavuşacak. Sıkıntı edecek bir şey yok yani.”
-“Nasıl yok, teknoloji ve temizlik şirketlerinin hisse senetlerinin değerinden haberin var mı?” Horstlar hemen son durum raporlarını Huysuz ihtiyara yetiştirmişti bile.
-“Oh, hayır baba, Horstlar’ la mı konuştun?”
-“evet ya, konuştum tabi, nasıl olurda beni hiçbir şeyden haberdar etmezsiniz. Ben bu şirketin halen onursal başkanıyım, tüm bunları bir kenara bırak ben senin babanım, neden bana danışılmıyor.”
-“baba, büyütülecek bir durum yok ortada, teşvik ve kredi durumu olumlu, bazı finansal açıklarımızı giderecek finansmanda çok yakında gelecek, her zaman olur sen de bilirsin, Lehman’ı yok ettiklerinden beri kredi sıkıntısı tüm ülkede var, bazen günlük operasyonlarımızı yürütecek para bile bulunmuyor, ama bu geçici bir süreç, yakın zamanda kendimizi toparlarız. Tüm yönetim, durumu düzeltmek için var gücüyle çalışıyor.” Baba Timber, George’ un sandalyesine oturarak telefonun tuşuna bastı.
-“hemen buraya gel, yanında bağımsız denetim şirketinin yaptığı bilançolarıda getir” İçeri koşar adımlarla giren Angelina kapıdan girer girmez içerdeki gergin havayı soludu,
-“Hoş geldiniz Bay Timber.” Dedi gülümseyerek. “Kahveniz nasıl olsun efendim?”
-“Nasıl mı olsun, şakamı bu, hemen kahvemi getir bana” dedi öfkeyle.
-“affedersiniz efendim, hemen” dedi ve odadan uzaklaştı . Tekrar baba oğul bir arada kalan Timber’ lar arasındaki gerginlik tüm TIC binasında hissedilmişti. Spor ayakkabılar çekmecelere kalkıyor, Rujlar tekrardan sürülüyor, kravatlar sıkılanıyor, masaların üzeri toplanıyor… Baba Timber rüzgârı her yanı sarıyordu. Birkaç dakika sonra elinde 2 kat sıcak sade bir expresso ile Angelina göründü. Çıkarken sekretaryaya bıraktığı dosyalar için izin istedi, beş saniye sürmedi alıp tekrar girdi odaya. McGregor Timber tek bir el hareketiyle konuşmadan buraya getir der gibi işaret etti, kahvesini yudumlarken dosyalara bakıp her ayrıntıyı soruyor ve karşılığında somut yanıt istiyordu. Yanıt alamayınca sinirden deliye dönüyor öfkesi tüm bir koridoru inletiyordu. Birkaç dakika içinde tüm şirket yöneticileri odaya doluşmuştu bile. 1 saati aştı bu fırtına, Bir ara George’ a bakan Babası,
-“evlat sen istersen çıkabilirsin” dedi.

İşte bu söz koymuştu…eğildi, ceketini aldı ve hiçbirşey demedi…çıktı. Bir torun veremediğindenmiydi, neydi O nu hala huysuz ihtiyarın önünde önemsiz yapan. Hissetti. Gözündeki değersizliğini…

#George #Timber

Fas’ tan sesleniyorum

vedasız elvedaların kadınına…

canı çıksın bu romantik sevdalar ve yerle bir olsun tüm o sarayların ince işlemeli sütunları, bilmem kaçıncı veliahtın bilmem kaçıncı gözdesine ayırdığı bu saray yavrusu odaya zeval gelmesin.

Adı Fas… Yalnız tek Fas diyen biziz ha, ekserisi Morocco der bu ülkeye. Genel bir yanılgı vardır, Arap sanılır ama aslı Berberidir. Biraz Arap biraz Berberi biraz Musevi ortaya mix bir halk, başındaki Kral, reformist Muhammed. Ta dedesini Fransızlar sürgünden alıp, bunların başına geçirmiş.

Üç dil konuşulur burda, biri kendisini 40 yıl sömüren Fransız ın diliki hala çok severler çocuklarını bile Fransız okullarına gönderirler, diğeri kırık bir Arapça ve Berberi dili. Berberi Alfabesini incelemenizi öneririm ilginç çünkü.

Her türlü meyvenin yetişebileceği bir iklime sahip, Avrupanın meyve ihtiyacının büyük kısmını karşılıyor. Konum olarakta çok stratejik bir yerde. Yeni başkent Rabat. Aynı bizdeki gibi ekonomik başkent ise Marakeş. Cebelitarık boğazının bi yakası İspanya diğer yakası Morocco. yani öyle bi yerki Afrika kıtası ile Avrupa kıtasının bağlandığı yer, hani daha net anla diye söylüyorum. Bizim boğaz sadece bize ait.

Aşağısında tartışmalı Batı Sahra bölgesi var. Moritanya diyorki bura benim, Fas olmaz öyle iş benim bura. Fosfat cenneti Fas, özellikle gübre ve kimya sanayinde de iyiler. yani şöyle diyim, kendi kendine yeten ülkelerden biri aslında, ancak halk dendiği kadar refahta değil, sanırım Kral’ın arağından aşağıdakilere sıra gelmiyor. Ama hangi yerde farklı ki; “Etrafına bak Süpermen, evlere bak! Herkes hakettide oturuyor öylemi? hiç arak yok yani! Tertemiz. Uyan süpermen! daha uçucan.”

Yaya iken araçta yolda, bir çok insanın bizdeki “hayırdır kardaş” tarzı el hareketleri yaptığını görürsünüz, çok dikkate almayın kavga nizah değil toplumsal bi “call down” hareketiymiş aslında, dedimki bizde kavga sebebi bu hareket, adamı keserler.

Marakeş sokaklarında faytonla gezerken sarayın muhafızlarını fotoğraflarsanız hat hüt bağırma çağırma adamı alırlar aşağı oluyor. Bu yüzden biraz temkin lütfen.

Biraz tarihi bilgiler de vereyim, Fas a Fas dememizin sebebi buranın eski başkenti olan Fes ten gelirki, Fes; 1800 lerin başında 2.Mahmut yönetiminde reformist atılımlar yapan Osmanlı İmparatorluğuna demirleyen bir Tunus Zırhlısından inen askerlerin başındaki kırmızı şapkaların çok sevilmesi ve sonuç olarak padişahın 1800 lerden 1900 lerin başına kadar sürecek ve bu kısacık zaman diliminde ortalığı kasıp kavuracak olan moda akımına milletin ayak uydurması ve Mahmut ikinin kılık kıyafet zorunluluğu olarak resmi dairelere fesi sokmasıyla başlar. İste bu kırmızı başlıklar Fes şehrinde üretilir o dönemde, Oysa ülke Morocco’dur.

Oryantalist akımında etkileriyle Doğuda aydınlanacağını düşünen bir çok yazar çizer düşünür, tamda o dönem Osmanlıyı ziyaret etmiş olacak ki, zamanı yansıtan tüm hikaye resim haber ve yabancı kaynaklarda Osmanlı toplumu fesli bilinir. Şunun şurasında 100 yıl takmış takmamışız yani.

2 şehir ön planda biri Casablanca diğeri ise Marakeş. 2 side curcuna. her ne kadar turist şehirleri olsalarda dışardaki trafik berbat ve turiste gösterilen saygı sıfır. herkes ütmek için programlanmış. Şöyle anlatıyım; kullanılan para birimi Dirhem. 1 Euro yaklaşık 10 dirhem gibi. Satıcının 100 dirhem dediği bişeyi 20 bilemedin 30 dirheme çok azıcık pazarlıkla alabiliyorsun. Hatta almaktan vazgeçtinmi, arkandan koşa koşa geliyorlar 20 dirheme vermek için. Turisti kazıklamak her turist çeken ülkede olduğu gibi burdada yaygın yani.

Çufçuf derler dönüp bakma hemen, anlamı bak bak! Çok az fransızca comment tu t’appelle ile ortamı ısıtıp, je m’appelle Abdulrezzak ile devam ederse, devamında sen müslüman ben müslüman bize de mi aynı fiyat bro dedin mi. sonunda discount discount la bi’şeye bağlıyo’sun işte.

Halkı saygısız arada kalmış bir millet, Marakeşte Yaint Saint Laurent‘in sonradan edindiği bir bahçe varki aman gidin aman gidin dem’icem, sakın gitmeyin. zaman kaybı, dandik 100 tane bambu ağacından oluşan bir bahçede, neymiş efendim içinde 5000 çeşit bitki böcük öteberi varmışmış. yalan. tam bir kandırmaca.

Kafelerinde çokça türk müziği duyarsınız, acayip üzümleriyle ünlü bu yüzden a class şarap üretiyorlar.

hem Casablanca için hemde Marakesh için tek söylenebilecek akşam yemeği programları iş görür. Hani yemekler iş görür ama her b’kun içine kişniş koymasalar daha iyi olur mesela…bö geldi kişnişten. Gösterilerde idare eder at üstünde acayip hünerliler, dansetmedikleri zamanlarda da superler.

fakat canlı müzik dedinmi kulağınız bu zımbırtılara hazır olmayabilir, bizdeki gibi noktalı notaları yok sanırım adamlarınki resmen afrika tamtamı yapıyorlar. Tek kulağıma hoş gelen Cezayir asıllı rahmetli Rachid Taha nın Ya Rayah oldu.

Bunun dışında şehri uzaktan sevmek aşkların en güzeli olsa gerek.

Casablanca filminden kalan isme aldanmayın zaten film direk Hollywood platolarında çekilmiş. Casablanca daha metropol gençlerin sokaklarda özgürce cirit attığı bir kent, sabah şöyle bir büfeye uğradım, meyve istemiştim ama meyve suyu geldi. taze hemen oracıkta sıkıveriyor zaten bol envayi çeşitini bulabilirsin. yanına da ekmek arası tatlı bişeyler veriyor. 30 dirhem hadi eyvallah. cumburlop mideye.

Casablanca daha şehir hayatı, Marakeşse yazlık sayfiye mekanı gibi, ya başta çok yerdim ama, milleti birazda bize benziyor, iyiside var kötüsüde hani. ama insanın hafızasına en kötüsü gelirya.

Sanada eroin kaçakçısı gibi davransalar sende uyuz olurdun. bide kontuar sırasında tepiş tepiş önüne geçmeye çalışan bir faslı grupla epey tartıştım. onlara çizgileri gösterek ingilizce arkamdaki sırada durmalarını tarif etsem de arkamdaki bayanın sanıyorum bana fransızca küfretmesinden sonra tam anlamıyla “you must my back; kiss my ass” demişim ki, bilmiyorum alkollüydüm, neyse gruptan aman yapma sana yakışmaz telkinleriyle sakinleştikten sonra, pasaport sonrası kontroldeki abartılı arama sonucu yaşlı bir alman amcanın pantolununun indirilmesiyle birlikte kilotunununda düşmesi sonucu nirvanaya ulaştım.

banada farklı bir muamele olmadı yani, vücudcağızımın her bir noktasına dokunarak aranmamla sinir katsayım son noktaya geldi ve ana avrat dere tepe düm düz ne varsa söverek ve polisin sert bakışları altında olay yerinden uzaklaştım. Tam bir prosedürler ülkesi.

Yeniden Fas a dönelim. Marakeşte büyük pazar yerine gitmeniz hediyelik eşya için gerekecek, bence fazla para harcamayın çünkü çin malı güzel kardeşlerim. ama havayı soluyun. neler içtiklerine ne giydiklerine ne yediklerine bakın. Takın sırt çantalarınızı dünyayı keşfe çıkın. Biraz Tukish Airlines sloganı gibi oldu ama. Turkish Airlines varya Turkish Airlines. Bence dünyanın en kral havayolu firması. Bu fiyata bu lüks hizmet, başka yerde bulamazsın.

Ülke ilginçtir, Atlas okyanusuna daha çok kıyısı olmasına rağmen Akdeniz iklimi yaşıyor, her yer zeytin, hurma ve argan ağacı.

Etrafı sıra dağlarla çevrili ülkenin, en yüksek noktası 4100 metre olan Atlas dağlarına tırmanıp, Berberi kabilelerinin hayatlarını inceleyebilirsiniz. Nitekim 4×4 bir Land Cruiser kiralayıp Ben inceledim, Berberi’den çok Fransız bisikletli gördüm vallahi. Lan sizin yokmuki Fransa’da bisiklet süreceğiniz yer buraya geliyorsunuz diyicem tam, bu kur farkıyla adamlara buraya gelmek daha ucuza mal oluyordur diye düşündüm. Kader ortağımız Fas, Küresel düzenin parası beş para etmez ülkeleri…

Gelelim Argan yağına, bu yağ bir çok faydası tescillenmiş, hakkaten insan vücuduna iyi gelen bir madde, Saç, cilt, yemek vs. birçok konuda kullanılıyor bu yağ, meyvesi sert, susamdan tahin çıkartır gibi beton silindir el degirmenleriyle yağını çıkartıyorlar.

Ancak işi o kadar kozmetiğe dökmüşlerki bence bazı konularda gerçekliğini yitirmiş, tavsiyem saf yağ şeklinde almanız. 250 ml sine 75 dirhemden fazlasını vermeyin ben 120 dirhem vererek kazık yedim. yağın yanında size itelenen sivilce kremi, hemeroit kremi, yok migren yağı derken 700 dirhemlik oluyorsun, kasada biranda öpüyorlar haberin bile olmuyor.

Şimdi sonuç olarak gidilip görülmesi gereken ancak çokta fifi olan bir yer Fas, her ne kadar tüm bir dünya Morocco desede, herkes gider Mersine biz gideriz tersine misali inadına Fas’ tan sesleniyorum, gözleri cezayir menekşesi vedasız elvedaların kadınına.

#fas #morocco #argan #berberi #veda #turkishairlines #thy #atlas #casablanca #marrakesh

Sıkıştırılmamış Ses

iyi ve erdemli olmanın 5 paraya alınmadığı bir dünyada yaşıyor

10 kuruşluk kıyafetlerimizle taklalar atıyoruz

insanlık bu…

işte bu!

hepsi bu!

bi biçim, bi şekil, bi kof ne bili’im

astarını kaldırsan ceriha boşalır içinden oysa

biz ki… biz kimiz ki?

boyalar satın alıp, besleme yamalar yapıyoruz suratlarına

PARA dedim ya PARA, olmuş bi rimel 30, far desen 40 lira

alamıyor insan sevdiğine şöyle gönül rahatlığıyla

anasının nikahı değil ki bu, uzun kirpikli doğamadın diye neden bu tafra

nerdemiyim?

Caferağada, hamitin yanında, kadıköy ün gülü hamit

küçülterek yaz diyo bana, buçuklu konuş, ucuz sansınlar

kilosu 35 buçukluk peynirin yanına, 8 buçuktan sövüş domatesi

yarıp bir buçukluk ekmeğin içine koymak, artık zengin işi

Boşveeer! koy bi taş plak diyoruz Hamide. Yaşar Güvenir’in 78 liğini çıkarıyor tozlu raflardan

çeviriyor nazikçe 1924 Deccasının kurma kolunu

sensiz saadet neymiş…

tatmadım bilememki…

alnımın yazısıydın…

ne yapsam silememki…

#ceriha

Meggy son

Meggy” dedi “Meggy Kahretsin”. Meggy oracıkta arkasını dönüp çıktı bardan. Hayatı hayal kırıklıklarıyla dolu olanlara anlatmaya gerek yok bazışeyleri, kaybetmenin ne olduğunu bilirler zaten; kıyısını, köşesini, en kuytusunu, başka rüyalarda dans ederler bu tarz adamlar. Bunun adı hayal kırıklığı, düşünen bir metabolizmanın arka planda yansıttığı korkular çekingenlikler karar verememeler mişlermışlar falan. Bunun adı hayal kırıklığı, geç kalınmışlıkların şerefine verilen bir davet, bir hezeyan ki bağırdığında kimsenin duyamadığı rüyalarının, boğazına çöken karabasanları gibi. Kaçmaya çalıştıkça koşamadığın gibi işte, anla gerisini… Cam kırığı gibi değil bu, Bunun adı hayal kırıklığı, lafın gelişi tamamına erdirilen vakitlerin toplamı, kendine yakıştırılanın imkânsızlığını kavramanın tam zamanı denen anı. Bunun adı hayal kırıklığı, türlü şaklabanlıklarına kulp takıp, bir güzeli süzmek şarkının en dertli yerinden ve karşılıksız replikler düzenlemek, sonu ne “iyi geceler” olan, nede “güle güle” denilen.

Herkes bilmesin diye herkesten uzakta, her platonik aşk, her geç kalınmış cümle, her ürkek bakışma, bir fikir katilinin elinde can veriyorya, işte bunun adı hayal kırıklığı, geç kalınmışlıkların şerefine verilen bir davet.

Koyan iklimlerin son baharı, fırtınası, tutunulası imkansız güz karası… Ah Kuru gül rengi, amber kokulu çilli fıstık…Ah…

Peki Profesör ne yaptı? Yapması gerekeni tabiki. Fırladı iskemleden, gitti peşinden, masadakilerin şaşkın bakışlarına inat. Dışarının sağnağına aldırmadan yakaladı omzundan kızı, çekti kendine… narince…

Meggy dedi sadece -“Meg”…

Tuzlu dudaklarından öptü yağmurla karışık gözyaşlarının ıslattığı…

… alev, Her hıçkırıkta biraz daha söndü gözleri. Bir gencin hayallerini nasılda yok etmişti. oysa dün, denize ulaşmaya çalışan deli nehirler gibi çoşkun, mavisi dünyalara bedeldi.

#meggy

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑