Öne çıkan

whitelion

çocuklar ağladığında bırakın denediğimizi bilsinler
çünkü çocuklar şarkı söylediğinde dünya yeniden başlayacak 

Reklamlar

Deli kız

Şöhretten yükselttiğim nefretten dağların altında kaldım.

yükseldikçe düştüm…

kalabalıklaştıkça yalnızlaştım…

için içini yiyo dimi

herkes seni alkışlasın istiyorsun…

Alkıştan sağır olmayı kim istemez.

AŞKINI BİR SIR GİBİ

SENELERDİR SAKLADIM

GECELERİ RÜYAMDA

İSMİNİ SAYIKLADIM

Maru 4

bir bebek aglıyor… bir bebekse gidiyor “Anne” kokmayan ellerde…

-“Yazık! Kaderi ellerimde bir “Nutfe“…ayrık soyun dölü…işine bak sen. Sür”

Ben dedin “Ben”. Bir hayvandan ne farkın var? Utan! Lanetin gönlüne pranga belki ama…Sabr lazım sana. Doğurgansın diye yüceldin mi? Deden hani sana derdi küçükken; -“Kötülerin çokluğunda Tanrının kusursuz adaletini bekle! Râb ın gelişi yaklaştığında, O’ nu arayan ve bekleyen canlar ödüllenecektir. Sabr.”

Dışarısı hala zifiri. Yatak kan içinde… RâbYohan…nerdesin? Yoksa beni bir başıma mı bıraktınız. Gurbette…Bu neidüğü belirsiz pislik hastane köşesinde. Bu döşekte. Yalvardım celladıma, acıyı hissetmiyim diye, Doktor acımı hafiflet dedim. Epidural için yalvaran bir sürü gebe gibi…Kraliçe Victoria’ nın cenabetliğini taşıyoruz hepimiz. Önceleri her çocuk nefesini annenin kasıklarına bırakırken, tıbbın morfine olan bağımlılığında bir kesik…bir can oluveriyor…ne kadar kolay! ve ne kadar sahte…

Çocuğum… ya çocuğum, hemşire… hemşire, duymazdan geliyor cadı… Hemşire! Beğenmedim bakışını! Sinsi…! Hey! Hemşire diyorum. Nerde o, yanımda olması gerekiyordu, emzirmeliydim. Nerde O… hemşireeeee!

Yarım saat geçti. Bağırdıkça bağırsaklarım yer değiştiriyor. Hemşireeeee! Seni Kaltak.

Ah şimdi burdasın. Evet. Hayır o taktığın ne? Ne var o serumda. Hayır! Hemşi…..

Gün hep karanlık. Kaç saattir uykudayım acaba. Ağrım az. Yürüyebilirmiyim acaba. Çocuğum! çocuğum nerde! sesimi duyan yok mu?

Serum askısını soluma destek yapsam. Evet işte böyle…Yalın ayak, yürüdüm tüm katı. Kimse yok! Bu lanet yerde tek başımayım. Kimsecikler yok. Bir Allah’ın kulu yok. Yohan ne yaptın sen! Beni kimlere emanet ettin.

Kanamam var. Kanamam çok… Kaç dakikam kaldı bilmiyorum yada saniyem… ruhumun yansımasını bu kırık camda görebiliyorum artık. Ve kızım… Son duam senin için… Allah ahiretimin her zerresini sana adamayı bana nasip etsin. Cennet istemem yoksa… “Onu gözetmem için bana izin ver Râb.”
Mavi elbisemle, karahindiba bahçesindeyim şimdi, güneş tam alnıma yansıyor. Mehtap vuslatım sanki. Vuslatsa canparem benim.

“Sübhansın Sen, ey ilahım Allah! Senin seçkinlerinin ve Emanetini taşıyanların hatırına, Nebilerinin ve Elçilerinin Mührü kıldığın Kimse’nin yüzü hürmetine Sana yalvarırım ki, zikrini dostum, sevgini amacım eyle; Yüzünü hedefim, ismini kandilim eyle; dileğini arzum, rızanı hoşnutluğum eyle.”

“Ey Mevlam! Ben günahkarım. Sen ise affedensin… günahlarımın yükünü kızımın çekmesine izin verme. Kızım! Canparem…Nabilâ… dokunamadığım, koklayamadığım… Kızım… Canp/\/\/\/\/\/\/\/\_________________________________.

http://www.gagori.com

#leyla #hastane #bulgaristan #gebe #ölüm #dua

Maru 3


“Onları umutlandırmak hoşuma gidiyor Ethem, rahme düştüğünde daha, üflemeye başladım ben bu kıza”

Sübyan aklımla anlayamamıştım. Sonra rüyamda gördüm seni. “Ailenle kavuşturacağım” dedin bana. “26 yaşına geldiğinde bağlama bozulacak” dedin. “Hazır ol” dedin. Umut oldun bana. O günden sonra seni bulmak için yaşadım Üstad. Önüme ne engeller çıktıda birtek geri adım atmadım ve İşte şimdi karşımdasın. Sana sakladığım hikayemi duymaya hazır mısın? Çilemi benimle paylaşır mısın?

O gün ya fırtına vardı yada bir yerleri sel götürüyordu, televizyonda dolu haberleri yapılıyordu. Bir afettir gidiyordu yani. ortalık 56 ya dönmüştü. Defalarca doğduğum güne lanetler okuyan bir ailenin içinde 15 senedir bir yalana bulanmış kalmışım. 15. doğumgünümdü o gün. İsminin Maru olduğunu ögrendiğim o kadın geldi evimize. Elektriği o kadar kötüydüki baygınlık geçirdim. Daha kapı eşiğine adımımı atmamla çarptı beni. Karga tulumba odama taşıdılar. Oda vardı, ellerini hissetmiştim, içime seslenmişti sanki “Sabah Yıldızı” demişti bana zehirli sesiyle, suyun altında ağzım açık kalmış gibiydim sanki, ciğerlerim patlarcasına su yutuyordum. Tepemden bana bakıyordu, biliyordum, baygındım ama biliyordum. Bu çok farklı bir his belki anlatamıyorum sana. Kendi kendini dışardan izlemek gibi. Siklamen eşarpının iki yanı omuzlarından yüzüme kadar sarkıyordu zihnimde, zihnini s*ktiğim zihnime giriyordu yine, uçlarındaki küçük işlemeler burnuma değiyordu değdikçe deliyordu. Yatağa yatırdılar, elimle duvarı hissettim, üzerinde fosforlu yıldız kabartmalarım olan duvarım benim büyük süslü duvarlarım. Bi süre odamda bekledi, bişeylerden emin olmak istercesine, konuşturmadı kimseyi, konuşmadıda kendisi, sadece yeni bitmiş bir sevişmenin sonrası gibi nefes alış verişleri var odamda, Humd dedi önce, ikna olduğunda ise fısıldadı kulağına; “Ereşkigal onu istiyor Fatma, tüm Anunnakiler, Zühre dönüşünü tamamladığında ruhlarını bırakacak. Ardından saat yönünün tersine dönmeye başladığında, ruhlar bedenlerine üflenecek. 23 Eylül de, komşularına karşı önlemini al, bak kimse birşey anlamamalı, bu kız önemli.” Odamdan ayrıldılar, koridorda son sözünü duydum Maru denenin. “Sadece 27 gün kaldı, hazırlıklı ol Fatma, O hata affetmez”. 

Yine anlamamıştım. Sayılar, isimler hepsi birer ortaçağ kalıntısı gibiydi kahretsin. 15 imdeyim düşünsene, bana akıl verecek bir büyükte yokki başımda, araştırıyım desem nerden araştırıyım. Şimdiki gibi internet yok google yok. Bir arkadaşım vardı Betül, ablası gizemli işleri çok seven bir kızdı. Betül e anlatmıştım olanları, yememiş içmemiş gitmiş yetiştirmiş orospu. Ablası bir sabah okulda yanıma geldi yanında aynı kendi gibi gizemli arkadaşları. “Seni çıkışta bir yere götürücem, tüm sorularına cevap bulacaksın” dedi. Ben ürkek ve korkak “Betül de gelicekmi” dedim. Arkasını döndü gitti havalı havalı. Zil çalmasın diye dua ediyordum ve çaldı. Okul kapısında beni bekliyorlardı. Betül ü de çekiştire çekiştire yanımda rehine gibi götürdüm. Ablası arkadaşlarını def ettikten sonra izleyin beni dedi. saat 18.00 de evde olmam lazım annem beni bekliyor desemde, Annemin beni hiç bir zaman beklemediğini Betül ün ablasıda dahil herkes biliyordu zaten. Bir başına kalmış bir pisliktim şu dünyada. Araç girmeyen dar sokaklardan bir evin balkonuna ulaştık. 1. katta olan eve balkondan girdik. İçerde sağa sola rastgele atılmış kırlentler yastıklar yorganlar darmadağın, o odayı geçtik diğeride aynı, sanırsın çöp ev, son dipteki odaya ulaştık, bura düzgün tam dedim, içerden öyle bir tip çıktıki ağzım düştü. Neyse içeri girdik, belli şarlatan ağzı bol laf yapan bir kadın karşıladığı bizi. “Kapatın kapıyı” dedi. “Oturun” dedi. Emir kipsiz konuşmuyordu karı. Betül ün ablası lafa girdi. “Abla sana söylediğim kız bu”. Kadın baktı bana sonra gözünü kapattı sonra tekrar baktı sonra farklı bir aleme geçer gibi yaptı 2 dakka sürdü bu tiyatro ve gözlerini fal taşı gibi açtı sonunda. Elinin beş parmağını bana gösterdi, ortasına maket bıçağı salladı, ben şok, 5 damla kan damlattı ortaya ve sordu; “Ayrık soyun dölü nedir bilirmisin?” Mal mal baktım tabi. Nedir demeye korktum. Bu sefer gözlerimin karasının dibine bakarak; ” Berna bana bazı kelimeler söyledi, sen nerden duydun ki bunları? ” dedi. Betül ün ablası kaltak Berna eliyle dürttü beni konuş der gibi. Döküldüm o an hatırladığım herşeyi. Bir süre sonra hiçbirşeyden haberim olmadığını anlamış olacakki, “dinle” dedi “iyi dinle bu sözlerimi”. 

“Sustuklarım, rahmetinden uzak ettiklerimden çoktur. Zamandan azad iklimin çocuğu, senin aslın Venüstendir.”

http://www.gagori.com

#maru #oyku #venus #anunnaki

Maru 2

Leyla; bir Berfê değil belki…hokka burnu, tek yanağında gamzesi, menekşeden gözleriyle, güldüğünde herkesin “bir daha” diye beklediği, Esmerden biraz daha esmer, bir küçük deli çay, fındık kurdu tam. Üniversite eğitimini Zürihte tamamlamış bir Tebrizli aslı. Babasından Atasından Bahai. 5 yaşına kadar yaşadığı ve çok sevdiği vatanı İranda, gördükleri zulümden mütevellit İsrailin Hayfa şehrine göç etmiş bir büyük komün, tıpkı ataları gibi orayı yurt ettiler kendilerine. Çok küçük yaşlarda Arapça ve ibraniceyi ögrendi Leyla, entellektüel bir ressam olan dedesinden de Fransızcayı, kendi çabasıylada Urducayı. 15 ine geldiğinde 7 dil biliyordu bu gözleri kıvılcım saçan kız, yaşıtları oje sürmeyi ögrenirken o yeni bir dil ekliyordu portfoliosuna. Hep zekiydi, çok zekiydi… Dedesi “Venüs yüzlüm”diye severdi Onu. Venüs’ün, Ay gibi Güneşin ışığını yansıtmadığını, bilakis kendisinin ışık kaynağı olduğuna inanırdı hep. Mezuniyetinden sonra Sarbonne Üniversitesinden akademik kariyeri için teklifte bulunulmuş olsada, O, ilk iş tecrübesini, hocalarınında referansıyla tercuman olarak Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisinde yapacak, burda Ermeni asıllı bir petrol tüccarı olan Yohan Jorequdian ile tanışacak ve 2 yıl kadar süren bir serüvende başrol oynayacaktı. Herkesin herşeyi çokta bilmediği ve ulaşmasınında zor ve külfetli olduğu yıllar, Avrupanın ortasında, ağır çekim bir film karesinde fragman oldu ikiside. Birileri sessiz izlerken, onlar dublajı yaşadı. Pahalı davetler, su gibi harcanan para, lüks, şaşaa…Bir keresinde davetlerin birine kafese kapatılmış bir Albino bile getirdi Yohan. Davetlerin her biri milyon değerinde, her biri sınırsız kadın, alkol, uyuşturucu içeriyordu. Ne yazıkki, bu tehlikeli yasak aşkın meyvasını, birlikteliklerinin 1. senesi az geçmişken acılar içinde, Sovyet Sosyalizmin en yıkıcı zamanlarından kalma çürümeye yüz tutmuş bir Bulgar Hastanesinde dünyaya getirecekti Leyla. Ahh Tanrım, Öyle bir zenginlikten böyle bir yokluğa… 

Uyuşturucu ticareti, kanunsuz kumar oynatma, illegal örgüt kurma, bahis oyunlarına şike karıştırma gibi 11 ayrı suçtan aranan Yohan ise bir yandan köşe bucak Interpol’den kaçacak, diğer taraftan karısının, “Metres” ini öldürtmek için tuttuğu kiralık katilleri hep bir fazlasına satın alacaktı. Kadının, Yohan’ın hayatında pek önemi yoktu aslında, hiç bir zamanda olmamıştı. Tek düşündüğü bebekti. Sanırım zekasına aşıktı, doğurganlıkla birlikte o ışıltıyıda bir daha görememişti zaten. Gebeliği o kadar çileliydiki Leyla’nın, halini görenler ona acır, kurtulması için Tanrıya yakarırdı. Dedesi Hayfa’dan Akdenize bakarak iç cekiyordu. Ahh “zühreipeyker

******************

O gün ameliyathaneyi bok götürüyordu. her köşe başında çürümüş insan organı kemiren sıçanlar, taşmış helaların dışkısına konan sinekler, pislikten katran bağlamış siyah beyaz kare fayanslar…biraz kan bulaşmış önlüğünden doktor olduğunu düsündügüm bir adam yaklaştı. Ardında 2 genç kadın. Biri hemşirede diğeri neki? tam bir enkaz. genç olmasına genç ama sol tarafı tamamen yanık…ne yazık! özenli tedavi görememiş belliki, etinin parçaları yerli yerinde değil. Bir bakışı var, Yüce Râb sen esirge…sanırsın Azrail lanetler okuyarak canımı almaya geliyor, gözünün akını emmiş siyah. Bana bakarak “Humd” dedi. Omurgamdaki kemikler yerinden oynuyor, çatır çatır çatlıyor, acı neki!, yaşadığım cehennem bu hep aynı, sadece telaffuzu farklı o kadar, bu yüzden aksanına çok dikkat etmedim, ardınıda çok düşünmedim. Ne demek istedi?… bilmiyorum. Benim derdim bana yeter, Tek isteğim kurtulmak. Kurtarıcım nerde?….Yohan…. 

Hemşireye benzeyen “vuzpalenik” gibi bişey dedi Bulgarca. Şu Slav dilleri hiç benlik değil. Doktor iyi derece fransızca biliyor, başkasıyla konusurlarken duydum. Tebessüm ettim. Canımı ona emanet ettiğimi bilmesini istercesine “sauver le docteur” dedim “sauver“. Ateşler içinde yanan bedenimi, yalvaran gözlerle, fırlattım çaresiz bu Anglosakson kılıklı adama…tanımadığın birine güvenmek, tam bir yakarış…Trajedi… O ise sadece gülümsemekle yetindi. Artık bayılmak uzereyim. tam 8 saat olmuş, ıkınmaktan dizlerim, kollarım, dilim…ah o çatallı dilim… mecalim kalmadı. Suyum geldiğinde vakit kerahâttı, ben hala ıkınıyorum. Ve işte bayılıyorum… Doktorun sesi geliyor kulağıma “chienne“. 
********************

bir bebek aglıyor… bir bebekse gidiyor “Anne” kokmayan ellerde…nereye?

-“çabuk ol, saat 7 olmadan yetiştirmeliyim bu Anunnakiyi”

-” Anunnaki neki Maru?”

-“Yazık! Kaderi ellerimde bir “Nutfe“…bir ayrık soyun dölü…işine bak sen. Sür”

http://www.gagori.com

#maru #leyla #oyku #anunnaki #zühre

Maru 1

Ben, evimize gelen ve anneme Hz. Fatma ya benzeyip benzemediğimi soran o kadınla hayatımın farklı dönemlerinde karşılaştım. Rüya sanmıştım önceleri ama çocukkende görmüştüm. parçaları yeni birleştiriyorum, artik rüya olmadıgını biliyorum Ustad.

6-10 yaşları arasındaydım, yada regl olmaya yenimi başlamıştım, sanırım bir binanın önünde ip atlıyorduk yada canak çomlek patladı oynuyorduk, öyle bişey işte, hayal meyal o kısım… flu goruntu kareleri hep.  

O, yüzünden irinler akan, gözleri felfecir okuyan bu kara tenli çingene kadın ve yanındaki çelimsiz pis atletli aynı ırktan uzun erkek arkadaşı aralarında konuşuyorlar, duyuyorum.

Duyulamayacak mesafedeler ama konuşmaları zihnime yansıyor. “Leyla hanımın kızı çeksin bakalım kömürleri, Leyla Hanım gelsinde kurtarsın kızını” diyor.  Yanındaki adam “amacın neki” diyor ellerini ovuşturaraktan, belli hapçı pislik, titremesi var. sol cebinden cigara nevalesini yerleştiriyor kagıda, zıvanasını takıyor ortalık yerde. “Leyla karısı tabiki” diyor kadın hırsından damarları çıkmış. Adam cigarayı yalayıp ateşliyor, bir nefes çekip yeniden soruyor “oyuncağını aldın mı?” çıtır çıtır yanıyor meret. “onunla ilgisi yok, söylemesene lan uluorta, ne boktan adamsın be cillo, karı gibisin, az tut çeneni” diye bağırıyor Kadın.

Adam çektiği zehiri gözlerinden veriyor, nutku tutuk beynine giden sinirler çoktan salmış kendini…Kadın atılıyor hemen”ver lan şunu birazda bana, sağda kral olsa bu bok soldan döner bilmiyonmu”. Adam hafif dumanlı gülümsüyor salak salak”ya gerçek kızı bulurlarsa”diyor. “Yok ben onları farklı bir adrese göndereceğim, sen rahat ol, topuğundan şırıngaylan kan çekecekler gacii, daha bu başlangıç” diyor. Adam biraz korkuyor gibi, bir yandanda götünü kaşıyor; “ya seni hapse atarlarsa Maru”diyor tetenek. “Bana bisey olmaz herşeyi ayarladım, ödlekmisin sen lan! doktorda gelecek oraya, çocuğa sarıldıkları zaman testi doktora göstereceğim, putunu sikmiş ermeni gibi kalacak enayi” diyor kadın kahkaha atarak, ardından önemli birşey söyleyecek gibi eşarpını eliyle tutup kısık bir sesle;

“Onları umutlandırmak hoşuma gidiyor Ethem, rahme düştüğünde daha, üflemeye başladım ben bu kıza”

……………………………

http://www.gagori.com

#oyku #maru

Frank

Frank’ in Evi 06:45
Flatlandlıların ülkesinde üç boyutlu olmak, uçkuru yüksek düşüncelerine pinot noir üzümünden yapılmış şaraplar ikram edip, biz arkadaşız ikileminde kalan cümleler ile biten, yarı aşk, yarı seks, yarı bulanık, yarı seks ortamlara doğru akan hayatım, gecenin ikisinde burada ne işim var sorusuyla tıkandı. Biran için, Bir amacı olan, dürüst ve namuslu insan olabilme dürtüsü anlam kazanmaya başladı. İğrendim kendimden. Nefsim ise hapisten yeni çıkmış bir erkek gibi, tohumunu bırakacağı yeni kucaklar aramaktaydı. çokta kolay dizginlenmezdi hani. kana susamış bir vampir gibi her delikli şeye saldırıyordu orospu çocuğu. Oradaki bensem, buradaki kimdi peki. Arabadan indim, her yer bembeyaz kar olmuş, ellerim cebimde, kasıklarım şişmiş, eve doğru yürüyorum. Bazı insanların, bazı insanlardan beklediği bazı duygulardan eksik içim. dışarının eksi on beş derece soğuğunda, ateşler içinde öpüşürken, bir saat sonrası namaz kılıp dua ediyor kalbim… Birden eskisi gibi pompalamaz oluyor damarlarım yeterli sayıda alyuvarı. Bana göre değil deyip terk ettiğim günden beri bu avutma sevdaları. Problemleri artık beynime çok gelmiş sorular, tek başıma ıssız bir adada buluveriyorum kendimi. sonra sar geri baştan…kovamı dersiniz üçlümü beşlimi bazen kimyasallar bazende alkol avutuyor ağrılarımı ama en çok dumanda gülüyorum. duman sanki iyi ediyor beni. diğer hepsi bozuyor …bir kadeh bir şırınga…daha kötü ediyorlar. Bu kaç karakterdir. Ya da karaktersizlik midir? Yapmam gerekeni değil de, yaptığımı alkışlıyorum çoğu zaman, övünerek… Yüreğime hapsettiğim bir kızın, tahliyesini isterken, bir yandan müebbet kararlar veriyorum. Sirf onun inadına paralı yada parasız seksler yapıyorum. ama sonunda hep iğrenen ben oluyorum. yapış yapış ağır terle karışık döl kokusu…Hakkında konuşmak isteyip söyleyemediğim o kadar çok cümle, metiye, paragraf var ki. Hep bir satır atlayıp yazmak istiyorum seni, tane tane… bu virgüllerden sıra gelmiyor. Seni senden istemek ya da seni babandan istemek ya da seni sadece sen olduğun için istemek… Aaah…Aaah…O kadar berraksın. O kadar sadesin. Ve o kadar kendi halindesin ki, duygusuzluğumla kirletmek istemiyorum seni.

*********************

bazen aşkın kıyısından su içmen gerekir. illa dibine batman gerekmez. Sayısını hatırlamaz ve hatırlamamaklada övündüğün işler artık kesmez seni. Bazen yetmez her çaba, bazende insan, zaman, mekân, duygu, evet insan bileşimi gerekir yakalamaya, oda her zaman çıkmaz karşına. Çıktığında kaçırmazsan eğer, hayatın boyunca sürecek bir mutluluğu yakaladın demektir. Bu polyannacılıkta beni öldürecek. kendi paçalarımdan akıtıyorum resmen yalanı. inanmayın bu sözlerime… 

*************

Herkes yatağında güneş yeni aydınlattı salonu, çiçekler, gümüşten süs eşyaları sarımtırak ışığı yansıtmakta. Pencereyi açsan yeni gevrek sabah kokusunu alacaksın, o derece yani… çizgi roman gibi. Frank; detaycı biçimde pijamaları çıkardı, katladı, kaldırdı. Stevie Wonder ın Signed sealed delivered ı gibi ve üzerine bir önceki gün giydiği Aber marka o çok sevdiği t-şörtünü geçirdi, başına da Lacivert Boston RedSocks şapkasını, kapıyı sessizce açtı, gıcırrrrrt….aynı sessizlikte de kapattı gıcırrrrrt…Ayakucunda yürüdü. Gürültülü motoru artık miyadını doldurmuş asansörü çağırdı. Zemin kata indi. posta kutusunu açtı, ne var ne yok baktı, döndü ve kapıya yöneldi bam, çarpıştılar. ….mina koduğumun romatik komedi film karesi gibi, kafa kafaya, yere dökülen kitapları toplamaya çalışan Frank ile saçılan mektupları kucaklayan Swannah…aşk kapıda. Aynı anda ayağa kalkmak isteyen ikili tekrar kafa kafayalar. “-yok artık” dedi Frank. Kafalarını ovalarken bir yandan da gülüyorlardı. Uzun uzun birbirlerine baktılar, gülüşmeler bittiğinde, gergin bir sessizlik aldı yerini. ilk hamle Frank ten geldi; elini uzatarak;

-“Frank” dedi. Swannah ise;

-“günaydın” dedi. Günaydın mıydı ismi, ne güzel isimdi. Tanıdığı hiç kimseye benzemiyordu. Şebeklik yapıp ilişkiyi daha en başında laçkalaştırmak istemezdi. ama durumun aptallığı yeterince komik duruma sokmuştu , Frank söze atıldı yeniden;

-“asansörde karşılaşmıştık… şey yani…”

-“hayır sen asansördeydin.” dedi Swannah çilekten ağzını açarak, içinden bembeyaz dişleri, pembe diş etleri ne çok ne fazla… dedi içinden Frank, ne güzel dişleri var.

-“teknik olarak ben asansördeydim evet.” Sustular yine…başını öne eğmiş, ellerini önünde birleştirmiş, bir ayağı arkada sallanarak kocaman gözleriyle Frank’ a bakan Swannah, önce flu bir gülümseme fırlattı. Dünki maldan zihni tavan yapmış Frank, 180 IQ ile girişkenlikte sınırları zorluyordu. yeniden atıldı. Bu sefer Ciddi bir ses tonuyla sordu;

-“Bu gece işin var mı?” 

-“Bu seni hiç ilgilendirmez” dedi Swannah. 

         -“…………..” hiçbirşey diyemedi Frank ağzını açamadı, yutkundu sadece.

         -“hadi ama….şaka yaptım” dedi Swannah. hemen ardina ekledi“-bu bir çıkma teklifi mi?”

-“hayır… Şey… Belki… Öyle bir şey… Sana bağlı.” Dedi ve kapadı çenesini salak.

-“şey… çok isterim ama bu aralar… Belki daha sonra hı?” Sondaki hı, sırtına vurulan bir kırbaç gibiydi.

-“belki yarın?” dedi inatla, azimle, gururla. Çoktan yanından ayrılan Swannah’ ın başıyla hayır demesini izledi arkadan. iki katı hırslandı, iki katı istedi Onu. Dışarıda bekleyen arabaya binişine ise kaybetmiş gözlerle baktı. Kaybetmişti yine, hayatında karşısına belki de bir defa çıkacak o fırsatı kaçırmıştı. Zaman diye düşündü, doğru zaman… yüzünü elleri arasına alarak apartmanın merdivenlerine oturdu. Saçlarını karıştırdı. Düşündü bir süre, sonra Kalktı ve koşarak kaldırıma attı kendini, parmaklarını ağzına götürdü ve en kuvvetlisinden bir ıslıkla İlk duran taksiye atladı,

-“Öndeki kırmızı arabayı takip et” dedi şoföre. Yol boyunca bir yandan tırnaklarını yedi, bir yandan dikkatli gözlerle öndeki arabada neler olduğunu izledi. araba park yerinde durduğunda inen Swannah el sallıyordu birilerine, şoföre dur diyebildi moralitesi çökmüş, ağzı açık salyaları damlayacak nerdeyse, taksiden indi ve takip etti. yeşillik tepeyi aştıktan sonra karşısına ahşaptan bir ev çıktı. hayli tanıdık bir şekilde eve girdi Swannah. Frank önce biraz duraksadı, etrafta tekerlekli sandalyede insanlar gördü ve onlara refakat eden gençler, kolu veya bacağı olmayan, ayakları onu doğruca o ahşap eve yönlendirdi. Y.rak yerine Merak ağırbastı bu sefer. Hızlandı ve eve yaklaştı, tam içeriye girecektiki bam Swannah Onu tüm nefretiyle çiçek olmuş bekliyordu. Durdu, başını öne eğdi, döndü ve yine aynı hızda adımlarla gerisingeri yürüdü. “S.kik beyinli” dedi kendi kendine… “hayatında bir kez bir ihtimalin var diye seni seçmesimi gerekli…sen bir eziksin…gerizekalı”

Eliyle yüzünü avuşturduğunda ise bam karşısında kolları ve bir bacağı olmayan tekerlekli sandalyede oturan savaş gazisi. bu sakat adam ona baktı ve 

“evlat bana bak…vazgeçmiş gibi mi görünüyorum” dedi meydan okurcasına.

http://www.gagori.com

#frank #ihtimal #hikaye #oyku

hiphop

​-“hey dostum önüne baksana” dedi bücür. Yankies şapkasını başına ters geçirmiş bu ergenlere bakan Fitch,
-“düş kurmakta mı yasak”dedi kaldırımın ortasinda.  

-“dostum kamuya açık bir alanda düş kuramazsın” dedi çocuk, elleriyle ritmik işaretler yaparak.

-“benim bir hayalim var”dedi Fitch.

-“neymiş senin hayalin” dedi çocuk.

-“bir hayalimin olması” 

-“Dostum bu adamı sevdim.” Dedi çocuk yanındakilere bakarak, diger cocuk öne atılarak konuya katıldı,

-“evet, dostum, sanki senin salonunda senin koltuğuna kurulup pipo tüttüren bir fare gibi bu adam.”

-“hayır, dostum o laf 12. caddede senin kaykayını sürerken pipo tüttüren bir fare gibiydi olacak.”

-“tabii ki dostum öyleydi ama L.A. de dipten yüzerken pipo tüttüren köpekbalığı olduğuna göre, senin o lanet televizyon koltuğuna kurulup pipo tüttüren farede olabilir aslinda.”

-“dostum köpekbalığını anlarım ama, televizyon koltuğuma oturan birinin aslında ceset olması gerekir.”

-“eveeeet. Anladım, çok akıllısın dostum.” dedi öteki gözünü kırparak, elleriyle bir kac dakika tas kagit makas yaparcasina vurustular. Onlari izleyen Fitch,

-“bu hiphop sacmaligi…siz hastasınız….” Dedi.

#hiphop #fitch #hayal

http://www.gagori.com

Gayrimeşgul insan gurmesi

Bizde gezerdik siz gibi, sizde geleceksiniz biz gibi, mezar taşındaki yazıya bak! Bak, bak, bak… Yattığı yerden dalga geçiyor kimileri, kimileri yaşamak sanıyor, yaşamak nasıl bir şey diye soruyor kimileri? Cevap vermek istemiyor gibi yapsamda çoğu zaman, ismindeki ilk heceyi duyunca nutkum tutuluyor ki benim.

Ah gagori vah gagori. ne tosbasın sen. 

Neyse su sıralar bir bistro açmayı düşünüyorum, adı “aynı bokun laciverti olacak”, sadece ve sadece kodaman adamlar ve osuruğu pembe olan bayanlar girebilecek. Mochasından dudak tahlili, lattesinden göğüs ölçüsü, filtre kahvesinden de karakter analizi yapacağım, duygusallaşıyor muyum neyim, bi durgunlaşıyorum bi melankolik sanki, mumlar yakıp gece karanlığında ayin yapasım var gibi kalem kâğıt alıp uzun uzun yazasım… çokta sıkmak istemiyorum okuyanlari ama bildigin “her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım, fışkırır ruhi mücerred gibi yerden naşım diyesim var yani. çok doluyum A dostlar… 

Dizilerde, sitcomlarda veya sinema filmlerinde gördüğüm sahnelerin gerçek hayata vurgusundaki gerçeklik paha biçilemez bir izdüşümü olmaya başladı bende, derin ve yarası bana mahsus gözyaşları bıraktı, duygusal insan olmak ile duygusal insan olabilmek arasındaki ince çizgiyi sanki annemin bal tefsirinde anladım ve vücut buldu dedemin kulağıma bastırarak dinlettiği saatte. Kırılganım biraz anlayın iste… Oysa sırlarımızı ifşa etmemek öğretildi bize ve içinde yaşamak, en güzel duyguları bastırmak, gömmek, saplamak göğsünün ortasına, o yüzden bu yüzümdeki çıkıntılar ve ne olduğu belirsiz kabarıklıklar. 

Her ağacın kökündeki sır, açan çiçeğinde görülür demişler ya… bekliyoruz çiçeği… açmıyor be erguvan, onu bırak saksidaki sardunyalar açmiyor arkadas. küstü bu hayat bana be. Tum sonu aynı yola çıkan kelimeler, havada uçuşan ve tutamadığım öznesi olmayan, yüklemi düşük cümleler. Birlestirip hepsini bir an için ilahi yolun bağışlayıcı, kalbime ışık dolduran kudretine sığındığımda hemen hissettiriyor zayıf bedenime o lanet nefesini, Deniz Sekinin ne yana baksam aynı yüzler ne yeni nede yenileri küçücük yüreğimle ben Sana sığınıyorum şarkısını mırıldanıyor dilim, hastalıkli beynim pisliğe bulanmışya hani…aklimin derinlerine girmeye çalışıyor inceden inceden, ahmak ıslatan yağmuru gibi, daha ıslandığımi anlamadan sırsiklamım ve aklımı çıkartacak oluyorum yerinden, sanki bir meğilde gaza basmadan hızlanan kendi saf ağırlıgıyla saatte 300 km hızla yola 5 tonluk vibrasyon uygulayan demirden bir aracın önüne muz kabukları koymak gibi, rutini olamazmı bi insanin hepmi atraksiyon böylesimi iyi yani. Memur olasım var asgari ücrete tabi. 

Şeytanın en büyük numarası neymiş biliyor musunuz? İnsanları var olmadığına inandırmakmış. rahat kebap yani…Kötülükmü? hic yok ki öyle bisey. ben yapmadimki, düsündum sadece? kotu sayilmazki. kötü değilimki ben ne insanlar var gece haberlerini ac izle, karısını kesenler, kocasını av silahıyla vuranlar, arkadaşını evde yakanlar…Deyip deyip kendimi kandirmaya devasaytmek en iyisi…

Bir anda bozulan şirazeme yeni yeni arkadaşlar ararken bu gerçekliğin rüyasında, geçmişinin, geleceğinin, şimdinin durun durun sövmüyorum:) ve kaderinin dörtleminde sorular soruyorsun ya kendine, cevabı olmayan. anlamaya basliyorum ozaman, biz insanlar ne kadar küçük, ne kadar aşağılık ve ne kadar kendini birsey zanneden varlıklarız yahu, tek bir harf, tek bir ses, tek bir bakış yok edebilecekken bizi, halen bir “ba” nın bir “la” nın bir “ni” nin gizeminde kaybolurken, nasıl olurda çözdük diyebiliriz. Nasıl kendi başima başardım diyebilirsin. nefes bile alamazsin nefes. 

Ne yani pazar sabahı erken kalktım diye bütün ilhamların bende birikmesi mi gerekiyordu, rahatlamalimiyim, bence rahatlama zamanı değil, şimdi sıkıntılanmanın en gereği, en düşünülesi, en yanılası iklimin yaka bağır açılarak, atkısız, üşüyerek donarak gezilesi… 

Bakmak zor gelse de gerçeklere, yemek kokan akşamlar pişerken ağır ağır tavalarda, tencerelerde sabahtan, beynin kazan, sen içinde kuyruğunu birbirine değdirmemeye çalıştığın tilkilerin güdücüsü, nereye kadar gidersin nerede tökezler düsersin, neredeyiz biz, hangi yildayiz, senle ben evet, anladin onu sen, bilinmez…Baş harfi sen… Hayatın alt üst oluyor biranda işte böyle… iyide nerden biliyorum hayatımin altının üstunden daha iyi olmadığını… hi parlak beyinler calistirin saksilari…bana tavsiye verin!

Yaşantım, sinopsisi ampute edilmiş bir metamorfoz…

zor iş be yaşamak, dimi… sizede oyle gelmiyormu? kolay olan ölmek aslında, baksana adam yattığı yerden dalga geçiyorya iste, “Bizde gezerdik siz gibi, sizde geleceksiniz biz gibi” 

http://www.gagori.com

#hayatiminsinopsisi

Red Sparrow

bu gerilim casusluk alanında yazılmis en harika eserlerden olan Kizil Serce romandan uyarlama seklinde vizyonda. kesinlikle izlemenizi tavsiye ettigim filmin sonuna kadar kimin eli kimin belinde anlayamayacaginiz herikulade bir basyapit. Rusya ve ABD arasinda gecen bu gerilim seviyesi yuksek filmde Jennifer Lawrance her zamanki gibi muhtesem oyunculuguyla anlam katmis. bir balerinin nasil olurda gizli servisler tarafindan egitilip casus olabildigini ve ne zaman hangi taraf icin calistigini anlamanizda gucluk cekeceginiz aksiyon dozu yuksek bu gerilimi seyredin. koleksiyonunuza katmaniz gereken bir film emin olun

http://www.gagori.com
#redsparrow